1. 02.01.2012

    Çocuk Sevgisi ve Şirk Şâibesi

    Soru: “Fakat Allah kendilerine kusursuz bir çocuk verince, annesi de babası da ölçüyü kaçırıp verdiği çocuk sebebiyle şirke bulaştılar; tuttular, Allah’a birtakım şerikler yakıştırdılar. Halbuki Allah onların yakıştırdıkları her türlü ortaktan münezzehtir.” (A’râf, 7/190) mealindeki ayet-i kerimede nazara verilen şirk sebebini umumî manada bütün mahbuplara aşırı düşkünlük şeklinde anlamak mümkün müdür? Gayr-ı meşru yollara tevessül eden insanların ekseriyetle maksatlarının aksiyle tokat yedikleri düşünülürse, ister çocuğuna isterse de başka mahbuplara haddinden fazla alâka gösterenler için de böyle bir su-i akıbet söz konusu mudur?

    -Cenab-ı Hak, A’râf Sûresi’nin 189 ve 190. ayet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor:

    هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفاً فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء فِيمَا آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

    “O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da, gönlü kendisine ısınsın diye eşini inşa etti. Erkek eşini sarıp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi, hamile kaldı. Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca her ikisi de Rabbi’leri olan Allah’a yönelip “Eğer bize sağlıklı, kusursuz (sâlih) bir evlat verirsen mutlaka Sana şükreden kullarından oluruz” diye yalvardılar. Fakat Allah kendilerine kusursuz bir çocuk verince, annesi de babası da ölçüyü kaçırıp verdiği çocuk sebebiyle şirke bulaştılar. Tuttular, Allah’a birtakım şerikler yakıştırdılar. Halbuki Allah onların yakıştırdıkları her türlü ortaktan münezzehtir.” (01:20)

    -Anne-baba evlat ile imtihan olmamak için Allah Teâlâ’ya gönülden dua etmelidir. Şayet, Cenab-ı Hak kendilerine bir çocuk lütfedecekse, onun eli ayağı, gözü kulağı, bütün aza ve cevârihinin sıhhatli olması için niyazda bulunmalıdır. Ayrıca, çocuğun iman, İslam ihsan ufkuna ermiş, ibadet ve muamelelerinde dikkatli, Kur’an’da tarif edilen bütün hususiyetleriyle salih bir insan olmasını Yüce Yaratıcı’dan dilemelidir. Evet, “salih bir çocuk” talebinde, beden ve cismaniyet açısından olduğu gibi, manevi yapı, kalbî ve ruhî hayat zaviyesinden de sıhhatli bir çocuk isteği melhuzdur. (02:22)

    -Mezkur âyet, şahs-ı Âdem’den benîâdeme geçerek fert fert, cemaat cemaat bir silsile hâlinde uzayıp giden, birliği içinde çok; nev’iyeti içinde bütün bir varlık kadar muhtevalı; tutturabildiğinde sevaplarıyla meleklerin önünde; kendini salınca veya tahribata dalınca, lânet ile anılan şeytanlara rahmet okutturacak kadar rezil, muamma bir sülalenin fasit veya salih halkalarından bahsederken aynı zamanda heyet-i umumiyesini de birden nazara veren bir üslûp ihtiva etmektedir. Bu espri kavrandığı takdirde, artık kalkıp “Acaba bu eşler Hazreti Âdem ve Havva mı?.. Yoksa Kureyş’ten Kusay ve zevcesi mi? Veya daha başkaları mı?” demeye ihtiyaç kalmayacaktır. (03:18)

    -Cenab-ı Hak, bir peygambere menfi bir hususu beyan ederken aslında “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” manasına onun şahsında ümmetine ikazda bulunmuştur. Mesela; Allah, peygamberlerini şirkten korur. Dolayısıyla onlar hakkında şirk düşünülemez. Fakat, ayette şöyle buyurulmaktadır:
    وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    “Hâlbuki sana da, senden önceki peygamberlere de şu gerçek vahyolunmuştur ki: İyi dikkat et! Allah’a ortak koşarsan yaptığın bütün makbul işler boşa gider ve sen âhirette kaybedenlerden olursun!” (Zümer, 39/65) İşte bu türlü beyanlarda muhatap peygamber gibi görünse de aslında ikaz ümmete yapılmaktadır. (03:30)

    -Şu bir gerçek ki, farkında olunsun olunmasın –müşrikler kat’iyetinde olmasa dahi– ehl-i iman da bazen şirke girmektedir. Bu âyet-i kerimede de belirtildiği gibi, aşırı çocuk sevgisi de bu şirk yollarından biridir. Günümüzde, çocuklarımıza, torunlarımıza Allah’ın birer emaneti, hediyesi, lütfu, ihsanı nazarıyla bakmak yerine, sanki onlara sahip ve malikmişiz gibi bakıyoruz. Hatta onlar uğrunda bazen namazı-niyazı bile terk edebiliyoruz. Öyle ki onlara karşı olan sevgimiz, âdeta Allah’a olan sevgimizden daha fazla. Yani emanet nazarıyla bakıp, Allah için seveceğimiz çocuklarımızla –tabir caizse– Allah’ı düşünmeden öyle bir seviyede alâka ve irtibata giriyoruz ki, belki de farkına varmadan o zımnî şirke yuvarlanıp gidiyoruz. (07:00)

    -Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur ki; “Sizin hakkınızda en çok korktuğum husus; şirk-i esğardır.” Efendimiz, ism-i tafdille ifade ediyor ve ilk bakışta görülmeyecek, ilk anda sezilmeyecek kadar küçükler küçüğü olan bu şirki bir hadis-i şerifte açıklarken, karanlık bir gecede, karıncanın bıraktığı iz misaliyle anlatıyor. Ümmeti hakkında, büyük bilinen günahlardan değil, küçük gördükleri için çekinmedikleri riya gibi, süm’a gibi, “yaptım, ettim, düşündüm, kurdum” gibi şirke sürükleyen söz ve mülahazalardan korkuyor. Bu cümleden olarak, bazen evlat sevgisi bir şirk sıfatıyla kirletilmiş olabilir. Mü’min, mü’min sıfatlarını koruma mevzuunda, namusunu koruma hususunda gösterdiği hassasiyeti göstermelidir. (10:10)

    -Bediüzzaman Hazretleri, her Müslümanın her vasfının Müslümanca olması icap ettiği halde bunun her vakit vaki olmadığı gibi, her kâfirin her vasfının da küfründen neş’et etmesinin gerekmediğini beyan etmekte ve bazen mü’minde kâfir sıfatı olabileceği gibi, bazen de kâfirde mü’min sıfatı bulunabileceğini söylemektedir. Meselâ; tembellik, gıybet, yalan ve iftira birer kâfir fiilidir; fakat maalesef, bazı mü’minler de bu çirkin günahlara girebilmektedirler. Bunun aksi de mümkündür; yani, imanı tatmamış bazı insanlar da vardır ki, âyât-ı tekvîniyeyi çok iyi okur, kâinat kitabını anlamaya çalışır ve ciddi bir araştırma aşkıyla adeta eşyayı hallaç ederler. Bütün bunlar birer mü’min sıfatıdır ve bu sıfatlar kâfirde de olsa güzeldir, makbuldür. Haddizatında, Allah Teâlâ sıfatlara göre hüküm verir. Dolayısıyla, bu güzel sıfatlara sahip olanlar kâfir de olsalar, rakiplerine muvakkaten galebe çalar ve işlerinde muvaffak olurlar. Buna, sıfatın sıfata galebesi de denebilir; yani mü’min sıfatı kâfir sıfatına galip gelir. (13:32)

    -Bazen çok küçük hatalar büyükten daha büyük olabilir. Bilinmeyen ve tevbe edilmeyen küçük günahlar, farkına varılıp pişmanlık duyulan ve vazgeçilen büyük günahtan daha öldürücüdür. (16:10)

    -Her zaman, eğriliğe ve inhirafa açık ruhlar, bazen “Vedd, Yeğûs, Yeûk, Nesr” hâdisesinde olduğu gibi, hüsnüniyetle başlayan bir çarpıklığa sürüklenmiş, bazen de mâkule ve semavî olana sırtlarını dönerek yanlış bir yola girmiş ve doğrudan uzaklaşmışlardır. Merkezde inhiraf açısı sezilemeyecek kadar küçük olduğundan, meselenin farkına varamamış, farkına vardıkları nokta olan muhit hattında da, açının genişliğine takılıp geriye dönememişlerdir. (17:40)

    -Günümüzün genç nesillerinin izdivaç, aile, çoluk çocuk gibi mevzularda gerekli bilgi ve donanıma sahip olduklarını zannetmiyorum. Hakikaten günümüzde gençlere bu mevzuda ciddi bir eğitim verilmiyor, onlar bu konuda gerekli bilgi ve donanıma sahip olarak yetiştirilmiyorlar. Bundan dolayı aklıma geliyor ki, üniversite, hatta liselerin bünyesinde aile ve evlilikle alâkalı, muhatapların seviye ve konumuna göre seminerler verilebilse. Hatta devletin uygun göreceği şekilde, bu mevzu belli bir disipline bağlansa, şahıs, gerekli bilgi, donanım ve ehliyete sahip olduğunu ispat edip bir tür evlilik sertifikası aldıktan sonra o şahsın evliliğine müsaade edilse. Meselâ bu seminerlerde evliliğin insanın omuzları üzerine yüklediği vazife ve sorumluluklar, eşler arasında iyi bir münasebet ve geçim için dikkat edilmesi gereken hususlar, çocuk yetiştirme ve terbiye usulleri, evlilikte karşılaşılan bazı sıkıntı ve meşakkatlere katlanmanın Allah indindeki kıymet ve yeri, boşanmanın her iki taraf ve çocuklar için nasıl bir âfet, nasıl bir bela olduğu… gibi hususlar ilim ve yaşanmış tecrübelerin ışığı altında evlenecek gençlere anlatılıp öğretilebilir. Evet, önce anne babalar yetiştirilmelidir ki, onlar da çocuklarını birer emanet kabul etsinler ve onların iyi yetişmeleri için gerekenleri yerine getirsinler. (22:50)

    -Çocuklar için meseleyi hep recâ öncelikli götürmek gerekir. Gerçi, onlar da havftan tamamen azâde tutulmamalıdırlar, çocuklar da kötülerin cezalandırılacağının farkına vardırılmalıdırlar. Fakat, bu onların ruh dünyalarında derin yaraların açılmasına sebebiyet vermemelidir. İyi kimselerin mutlaka huzura ereceklerine inanan çocuklara kötülerin de cezasız kalmayacağı anlatılmalıdır. Ancak bu esnada, mevzuyu hem kendileri hem de yakınları açısından inşirah verici bir şekilde algılamalarına ve içlerinde bir burukluk yaşamamalarına da dikkat edilmelidir. Evet, onlara, Zât-ı Uluhiyetin rahmetinin enginliğinden bahsedilmeli; çocukların ötede ilahî iltifata mazhar olacaklarından, yeni açmış güller gibi annelerinin kucağında öpülüp koklanacaklarından, Cennet ağaçlarının başında kumrular misali şakıyıp duracaklarından dem vurulmalı; onların Allah’a karşı sevgi hisleri sürekli harekete geçirilmeli ve böylece çocuklarda şuuraltı müktesebatın oluşması sağlanmalıdır. (28:28)

    -Hazreti Üstad, “Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir azap çekmektir.” buyuruyor. Evet, ister çocuğuna isterse de başka mahbuplara haddinden fazla alâka gösterenler için de böyle bir su-i akıbet söz konusudur; onların da maksatlarının aksiyle tokat yemelerinden ve çocuklarının/sevdiklerinin onlardan nefret etmelerinden korkulur. Bu açıdan, dostlarınıza fevkalâde makamlar verip onları şişireceğinize, mübalağalarla onların boyunlarını kıracağınıza ve başkalarını da kıskançlığa sevkedeceğinize, onlara karşı fevkalâde sadâkat gösterip kardeşliğin hakkını verin. Unutmayın ki; kat’î bilgisi olmadığı halde mübalağalara girip falancaya "mehdî" diyenler, filancayı "müceddid" ilan edenler, genellikle bu abartmalarının cezası olarak, gün gelip de ona "deccal" demeden, öbürünü “fâsık” görmeden, diğerinin nifak üzere olduğunu söylemeden ölmezler. (29:55)

    Uploaded 261 Plays 0 Comments
  2. 26.12.2011

    Muvakkat Uzlet ve Okuma Programları

    Çay Faslından Hakikat Damlaları… (00:30)

    -Selim ve sâlim kalb mevzuu çok mühimdir, çünkü Kur’ân-ı Kerim onu mal ve evlâdın karşısına koymuş ve “O gün ki ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda eder. O gün insana fayda sağlayan tek şey, (kalb-i selim) Allah’a teslim ettiği selim bir gönül olur. (Şuarâ, 26/88-89) buyurmuştur. Bağdatlı Ruhî, bu mazmunu şu mısralarla ne hoş seslendirir: “Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler / “Yevme lâ yenfe’u”da kalb-i selîm isterler.” (00:48)

    -Nur Müellifi, “Hücumât-ı Sitte” adıyla meşhur risalesinde şeytanların en tehlikeli altı tuzağını nazara vermiş; “hubb-u cah, korku, tama’, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik” olarak sıraladığı şeytanî hücumlara karşı müdafaa yollarını göstermiştir. Hücumât-ı Sitte gibi çağımızın vebası sayılabilecek pek çok virüs vardır ki bunlar kalb-i selim için birer öldürücü tuzaktır. Günümüzde şöhret ve makam sevgisi, insan gönlünü felç eden şeytanı tuzakların başında gelmektedir. (01:45)

    -Üstad Hazretleri bu meseleyi ifade sadedinde, “Şöhret, ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. İnsanı, insanlara abd ve köle yapar… O belâ ve musibete düşersen,

    إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

    de, o belâdan kurtul...” diyerek bize hem şöhret afetini, hem de ondan kurtulma yolunu gösterir. (06:15)
    Soru: 1) Hakiki uzlet ve makbul halvetin, halktan kaçış değil, muvakkaten yalnız kalıp donanımını tamamladıktan sonra yeniden vazifeye koşmak için bir geriye çekilme hareketi olduğu ifade ediliyor? Bu açıdan birkaç haftalık okuma programları bir nevi uzlet ve halvet sayılır mı? (10:43)

    -Özellikle nübüvvet mesleğinin varisleri için halvet ve uzlet değil celvet ve ülfet esastır. İrşad erleri, kendilerine ait itibarî değerlerden sıyrılıp bütün müktesebâtlarıyla hizmete koyulmalı; ancak başkalarını ebedî mutluluğa yönlendirmek suretiyle kurtulacaklarına inanarak hep insanlarıın içinde bulunmalıdırlar. Miraç Şehsuvarı (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in veraların verasına seyahat ettikten sonra beşeri de o ufka taşımak için tekrar insanların arasına dönmesini bir ölçü kabul ederek, adanmış ruhlar da Allah’ın iman, Kur’an ve dava düşüncesi televvünlü lütuflarını başkalarını O’na ulaştırma yolunda değerlendirmeye bakmalıdırlar. (10:43)

    -Bazı dönemlerde, içtimaî hayattaki çalkantılar ve özden uzaklaşmalar sebebiyle genel atmosfer insanların kalbî ve ruhî terakkileri için namüsait bir hal almaktadır. Seyr ü sülûk-i rûhâniyle hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakarak kalb ve ruhun derece-yi hayatına yükselme o türlü hallerde neredeyse imkansız olmaktadır. Umum insanların alabildiğine serâzad, oldukça lâubâli ve çok çakırkeyf bir hayat tarzına alıştıkları böyle dönemlerde, gönülleri Allah’a yönlendirmek için mecburen halvet yolunu tercih etmek gerekmektedir. Dolayısıyla, dünden bugüne benzer şartlar altında bazı mürşitler çıraklarını uzlete çağırmışlar, onlara halveti işaret etmişler ve hatta belli kaideler çerçevesinde Halvetiye mesleğini başlatıp geliştirmişlerdir. (12:40)

    -Tasavvuf büyüklerinin kıllet-i kelâm, kıllet-i taâm ve kıllet-i menâm şeklinde formüle ettikleri hususlar halvetin riyâzet yanını oluştururken, onun diğer yanını da “uzlet ani’l-enâm” teşkil etmektedir. Hak yolcusu, ölçülü yeme-içme, zaruret miktarı uyuma ve çok az konuşma kasdıyla insanlardan uzak, tenha bir mekana kapanır. Allah’a kurbet kapısı sayılan bu halvethânede bedenî ihtiyaçlarını en aza indirir; hatta cismânî arzularını büyük ölçüde unutmaya çalışır.. ve gece-gündüz durup dinlenmeden sürekli zikr u fikirle meşgul olur. Halvetin temeli zikrullahtır; halvethâneye kapanan kul kendisini her türlü geçici heveslerden ve dünya nimetlerinden kurtararak Hakk’a yönelmeli ve sürekli zikirle nefes alıp vermelidir. Kimileri kırk günlük fasıllarla böyle bir yolu denerlerken bazıları da uzleti bir hayat tarzı olarak benimser ve hep halktan ayrı yaşamayı tercih ederler. (14:32)

    -Günümüzde, geçici olarak geriye çekilip donanımını tamamladıktan sonra yeniden vazifeye koşan bir kerrâr hareketi ve zâhiren bir inziva ve halvet, niyette ve hakikatte ise celvete yürüme azmi esas olmalıdır. Enerji toplayıp yeniden vazifeye dönmek için “muvakkat uzlet ve halvet” diyebileceğimiz programlar yapılmalıdır. (19:28)

    -“(O hâlde) bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” mealindeki

    فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ

    (İnşirah sûresi, 94/7) âyet-i kerimesi, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet, mü’min her zaman hareket hâlinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında boşluğa hiç yer kalmamalıdır. Gerçi mukteza-i beşeriyet olarak dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda o da dinlenecektir ama böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, dinlenirken yan gelip yatabileceği gibi, pekâlâ meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’ân okuyabilir, namaz kılabilir, kültürfizik yapabilir, musâhabe ve mülâtefede bulunabilir ve hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner tekrar kitap mütalâasına başlar. Hâsılı, sürekli hareket, sürekli iş çizgisini bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçmek suretiyle değiştirme.. böylece “Çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket etme mü’mince bir davranış olsa gerek. (23:10)
    Soru: 2) Günümüz insanlarının haftada bir iki saatlik sohbetlerde ve senede on onbeş günlük tatillerde ancak biraraya gelebildiği düşünülürse, müzakere meclislerimizi ve okuma programlarımızı insanlığı bütün derinlikleriyle duyma yolunda bir uzlet ve halvet olarak değerlendirebilmemiz hangi hususlara bağlıdır? (24:53)

    -Eski kamplarda arkadaşların her birisi bir köşeye çekilip, günde 200-300 sayfa kitap okurlar, grup halinde kitap okuyup değişik meseleleri müzakere ederlerdi. Bazen iki üç ay bir arada kalır, cemaatle namaz kılıp gürül gürül tesbihât yaparlardı. Hatta alıştırma maksadıyla teheccüdleri bile cemaatle kılarlardı. Ayrıca, her akşam toplu ders olurdu. Bu renklilik, okunan kıymetli hakikatlerin ülfet ve ünsiyete kurban gitmesinin önüne geçerdi. Böylece, hemen herkes kendisini daha farklı duyar ve her an yeni bir endinliğe yelken açardı. (25:30)

    -Bütün boş zamanları -insanlığı kendi derinlikleriyle duyma yolunda muvakkat uzlet ve halvet yapmak suretiyle- müzakere meclisleriyle ve sohbet-i Cânan’la değerlendirmek lazımdır. (29:20)

    -Ders ve müzakere meclislerinde rehberlik yapacak kimseler, anlatacakları hususlara çok ciddi hazırlanmalı; bir ders için belki on gün çalışmalı; işin sancısını çekerek meseleleri alabildiğine renkli sunmanın yollarını aramalı ve ne yapıp edip sinelerde iman hakikatleri, İslam esasları ve kalb-ruh ufku ile alakalı aşk u iştiyakın husulüne vesile olmalıdırlar. Unutulmamalıdır ki, insanların gönüllerinde aşk ve heyecanın uyarılabilmesi -sebepler planında- ancak aşk ve heyecan temsilcisi mürşitler sayesinde gerçekleşir. (31:00)

    -Bir mürşidin tesirli olabilmesinin vesilelerinden birisi de bildiğiyle amel ediyor olmasıdır. Asıl olan, sadece bilmek değil, aynı zamanda bildiğini uygulamaktır. Kişi bildiğiyle amel ettiği sürece Allah Tealâ ona bilmediklerini de öğretir. (35:32)

    -Muhterem Hocaefendi vaaz günlerindeki ruh haletini, manevî hazırlıklarını ve kürsüye çıkacağı esnadaki mülahazalarını anlatıyor. (37:38)

    Uploaded 279 Plays 0 Comments
  3. Allah’ın Sâdık Kulu

    Soru: 1) Çok farklı kesimlerden bazı insanların sadece “Allah’ın Sâdık Kulu” filmini seyredip “Bizim aradığımız insan tipi de işte bu!” dediklerine şahit olduk. Mezkur sinema çalışmasının ve onun hakkındaki değerlendirmelerin zât-ı âlinizde hâsıl ettiği mülahazalar nelerdir? Selef-i sâlihîni ve onların temsil ettikleri hakikatleri imrendirici şekilde anlatabilmek için yapılması gerekenleri lütfeder misiniz? (00:49)

    -Ne yaparsanız yapın ve nasıl anlatırsanız anlatın, bakış zaviyesi yanlış ve önyargılı kimseler hiçbir şey anlamayacaklardır. Bu türlü insanlar, bir peygamber döneminde yaşamışlarsa, inançsız ve inkarcı oluşlarına bahane sadedinde peygamberin melek olarak inmesi gerektiğini söylemiş, hak elçisinden mucizeler talep etmiş ama gördükleri harikulade hadiseleri bile -hâşâ- nebinin sihir yaptığına bağlamış ve asla temerrütten vazgeçmemişlerdir. Tarih boyunca böyle olduğu gibi bugün de bazı kimseler inatlarından katiyen kurtulamayacak, meselelere tarafsız bakamayacak ve önyargılarını aşamayacaklardır. Bu böyle bilinmelidir ki, onca anlatma gayretlerinin neticesiz kalması Hak erlerine inkisarlar yaşatmasın. (02:10)

    -Biz doğru bildiğimiz ve inandığımız meseleleri, dinimizin emirlerini her türlü şart altında arızasız, kusursuz, milimi milimine yaşamak zorundayız. Mesela, ister başka dinlerin müntesipleriyle ister Müslüman ama ibadet konusunda ihmalleri olan kimselerle bir diyalog toplantısındaysak, orada da dinimizin emirleri karşısında fevkalade hassas olduğumuzu ortaya koymalı ve nezakette kusur etmeden müsaade alıp namazımızı ikame etmeliyiz. İslam ahlakı ve insanlarla muamelelerimiz açısından kılı kırk yararcasına hareket eden hal insanları olmalıyız. (07:53)

    -Diğer taraftan, münkerâttan uzak durma, günahın her türlüsüne ciddi tavır alma, muharremâta karşı kapı üstüne kapı, onların üzerlerine de sürgü üzerine sürgü çekme ve bir de bu şekilde vefamızı ortaya koyma mecburiyetindeyiz. (10:13)

    -Hem dinin emirlerini yerine getirme hem de yasakladıklarından uzak durma mevzuu çok önemli olduğu gibi bunda temadi (devam etmek, sürüp gitmek, istikrar sergilemek) de çok önemlidir. Zira, zıp orada zıp burada görünenlerin inandırıcı olmaları mümkün değildir. (11:22)

    -Tebliğ, temsilin gücüne inzimam etmezse çok fazla tesirli olmaz. Temsil noktasında eksik kalan bir tebliğ bütün bütün tesirsiz olmasa da beklenen tesiri de gösteremez. Günümüzde dinin anlatılması hususundaki eksik-gedik de bundan kaynaklanmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) doğruluğu bilinen, güvenilirliği kabul edilen bir insandı; tebliğ vazifesini eksiksiz yapıyordu. Bununla beraber, onun tebliğden daha önemli bir yanı, hatta tebliğin birkaç kadem önünde bir yanı vardı, o da “temsil” idi. (13:10)

    -Hazreti Üstad’ın etrafında ilk safı teşkil eden insanların onu ve gaye-i hayal bildiği hakikatleri çok güzel temsil etmiş olduklarına inanıyorum. O insanlardan biri Hazreti Pîr’in, “Şark’ı bir dolaş gel” demesi üzerine Erzurum’a da uğrayan Muzaffer Arslan’dı. Onu gördüğüm ana kadar hem babamın anlatmalarından hem de okuduğum kitaplardan dolayı içimde ciddi bir sahabe sevgisi oluşmuştu ama Ashab-ı Kiram’ın yaşadıkları hayatın artık bir ütopya gibi olduğuna dair düşünceler içerisindeydim. Merhum Muzaffer Arslan’ı görünce, onun bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etmişti ve “Meğer ütopya değilmiş, işte aradığım insanları buldum” demiştim. Merhum’un soba borusu gibi olmuş pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Fakat bu sadelik bana apayrı duygular ilham etmişti. Ayrıca ibadette derinlik vardı; namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. (14:33)

    -Nur’un kahramanlarından Ahmed Hüsrev Efendi’nin, tevafuklu Kur’an-ı Kerim yazma ve Risaleleri teksir etme yolundaki gayret ve fedakârlıkları… (17:05)

    -Saff-ı evveli teşkil eden o bir avuç sâdık insan, Allah’ın sâdık kulunun sâdık dostlarıydı. İşte o sâdıklar, kendisine fevkalade makamlar verilmesini değil sadakat ve vefa gösterilmesini bekleyen Allah’ın sâdık kuluna candan sahip çıkmış, birer vefalı talebe olarak çok güzel bir temsil sergilemişlerdir. (19:20)

    -Farklı bir zeminde neşet etmiş olduğunu zannettiğim bir bacımızın “Allah’ın Sâdık Kulu” filmini seyrettikten sonra yazdığı yazıyı dinlerken hıçkırıklarımı tutamadım, hıçkıra hıçkıra ağladım. “Bu mevzuda senin kadar cesurca, yiğitçe hissiyatımızı ifade edemedik, vefasız insanlarız bizler!” demek içimden geçti. (23:00)

    (Sohbette işaret edilen yazıya ulaşmak için tıklayınız:)

    http://www.samanyoluhaber.com/h_718452_Gundem-allahin-sadik-kuluna-ovgu-dolu-sozler.html

    Soru: 2) Hazreti Üstad’ın Barla hayatını anlatan “Allah’ın Sâdık Kulu” filminin devamı gelecekse, sonraki bölüme “Çağın Muzdaribi” ya da “Izdırap Timsali" denebileceğini ifade buyurmuştunuz. Özellikle bu isimleri teklif etmenize vesile olan duygu ve düşünceler nelerdir? (24:00)

    -Hiçbir nebi, hiçbir veli ve hiçbir büyük mürşid çilesiz olmamıştır. Çile ve ızdırap bu yolun kaderi gibidir. (24:24)

    -Hazreti Üstad’ın en önemli yanlarından biri de çile ve ızdıraptır. Onun şu sözleri bu çile ve ızdırabın ifadesidir: “(…) Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” (25:56)

    -Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hal duasıdır, ızdıraplı sinenin Cenab-ı Hakk’a havale ettiği yakarışlardır. (28:30)

    -Evet, Hazreti Üstad’a “Izdırap İnsanı”, “Çile İnsanı”, “Kendi İçin Yaşamayan İnsan”, “Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım diyen insan”… Zannediyorum, değişik bölümlerin her birine bu türden başlıklar konabilir ama daha cazibini o işi yapan arkadaşlar belirleyebilirler. (29:57)

    Çay Faslından Hakikat Damlaları… (30:27)

    -İnsanlık tarihinde, davranış, gayret ve cehdlerini takdir, tebcil ve iltifatlara bağlamış ve muvaffak olmuş tek insan gösterilemez. Bazen muvakkat bir parlama görülmüş, fakat o da hemen sonra sönüp gitmiştir. Hele Müslümanlıkta.. hele Müslümanlık içinde de her meselesini ihlasa bağlamış Hazreti Pir-i Mugân, Şem’-i Tâbân’nın yolunda.. takdir ve tebcil insanların merdudu olmalıdır. (30:45)

    -Halkın benzin, gaz vermesiyle hareket edenler, halk tulumbaları kapatıp benzini, gazı kesince durmaya mahkumdur. İç dinamizm Allah’la irtibatlı olmalı, Allah’la beslenmeli; hiçbir zaman hiçbir benzin istasyonuna, bir takdir istasyonuna, bir tebcil istasyonuna uğrama ihtiyacı duyulmamalı!.. (34:53)

    -Mü’mine imanından dolayı deli dememişlerse, o, imanda kemale ermiş sayılmaz. Evet, kim inanılması gerekenlere tam inanır, takvanın hem mehafet buuduyla hem de tekvinî esaslara riayet yanıyla kanatlanırsa, kalbini Allah sevgisiyle mamur kılar, gerekirse malını, canını ve bütün varlığını Hak yoluna feda etme ruhuyla dolarsa ve Allah’ın himayesine sığınır, her işinde Cenâb-ı Hakk’a güvenir, O’na tevekkül ederse.. artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider ve öyle mücahede eder ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler, onu ne zaman görseler ya hayran olmaktan veya “Bu olsa olsa delidir” demekten kendilerini alamazlar. (38:36)

    -Takdire lanet.. tebcile lanet.. beklentiye lanet!.. (40:08)

    Uploaded 198 Plays 0 Comments
  4. BAMTELİ – ÖZEL

    Bayramda Hizmet Ufku

    Mübarek Kurban Bayramınızı en içten dileklerimizle kutlar, bir çay faslından kameramıza
    yansıyan bu hakikat damlalarını -kendi hayatını başkalarını yaşatmaya adamış hizmet
    gönüllülerinin mutlaka duyması gereken bu söz incilerini- bir bayram hediyesi olarak kabul
    buyurmanızı diler, dualarınızı istirham ederiz.

    -Türkiye'de sarsılmayan kardeşliğin bir kez daha hatırlanması için bu bayram çok iyi değerlendirilmeli.
    Varoşlarda ve Güneydoğu'da yaşayan insanlara bayramda yardım elinin uzatılması o kadar önemli ki, farz
    haccını yapanlara bir şey demem, ama bence nafile hacca, umreye gidecekler, varoşlara yardıma gitsinler;
    Güneydoğu'ya yardım götürsünler. Kardeşliği bir kere daha hatırlatsınlar o insanlara, Türkiye'deki kardeşliği
    hiçbir şeyin bozamayacağının gösterilmesi gerekli. Gerekli şey, çok daha gerekli olan bir şeyin yanında
    gereksizlik derecesine düşebilir. (00:36)

    -Buraya ziyarete gelenler 'Hoş geldi sefa geldi.' Ama zannediyorum Allah'ı da Peygamber'i de memnun
    edecek daha önemli bir şey vardı: Türkiye'de kalıp kurban toplasalardı. Herkes elinde bir kurbanla gönülleri
    fethedeceği bir yere gitseydi. Birkaç insanla sarmaş dolaş olsaydı. Birkaç çocuğun başını öpse ve okşasaydı,
    kim bilir ne sevap kazanırdı. Uçağının parasını ona verseydi. Gelenler baş göz üzerine de fakat başı da aşan
    gözü de aşan çok daha önemli bir iş var. (01:49)

    -Farz değilse Cennet’e girmek bir ihtiyaçtır, ama hizmet zamanında Cennet’e girmek bile abes sayılabilir.
    Kendini hizmete, vifak ve ittifaka adamış bir mü’min, götürse Cennet’e koysalar sıkılır, “İş yok burada, daha
    aktif olabileceğim bir alan varken ben oraya gitmeliyim” der. Buna en iyi örnek Rasûl-ü Ekrem Efendimiz
    (sallallahu aleyhi ve sellem). (02:55)

    -Yapılan işlerde çıtanın yüksek tutulması gerek, Allah'tan kopmuş insanların irtibatını sağlama, Ruh-u
    Seyyidi’l-Enam'dan kopmuş insanların bir kere daha irtibatını sağlama meselesi asıl meseledir. Ötede Allah
    celle celâlühû “Siz kendinizi mahrumiyetler içerisinde bırakmış, yaşatma sevdası ile koşmuştunuz, oraya
    buraya. Gelin görün, Ben sizi nasıl yaşatıyorum” diyecek; Allah için yapılan işlerin geriye dönüşü bu olur.
    Geriye dönüşü bu olan, hiçbir şeye feda edilmemeli bence. Ocaklar gibi yansak da burada, çile ve ızdırapla
    kıvransak da, beladan belaya atılsak da, cenderelerden geçsek de, elli defa preslensek de, balyozların biri
    kalkıp diğeri başımıza inse de feda edilmemeli. Madem ki hizmet yurdu burası, burada maddi, manevi, kalbi,
    ruhi ücret peşinde olmamak lazım. Hizmet peşinde olmak lazım. (06:50)

    -Renk atmış, kendi desenini kaybetmiş, elli defa deformasyona uğramış, bütün değerleri yıkılmış gitmiş
    bir toplumu hüviyet-i asliyesine, bulunduğu çizgiye getirmek, onu yeniden ihya etmek, uğrunda bin kere
    ölünmesi gerekli olan bir meseledir. Onun için mesleğimizin esası: Yaşatma uğruna yaşamayı terk etmek.
    Yolumuz bu, yöntemimiz bu. (09:33)

    -Yaşatmak için yaşamak gerek. Birinin ciğere ihtiyacı varsa ciğerimizi vermemiz lazım. Kalbe ihtiyacı varsa
    kalbimizi vermemiz lazım. Biz kazanmış oluruz. Bir de ona kazandırmış oluruz. (13:30)

    Uploaded 94 Plays 0 Comments
  5. İnsî ve Cinnî Şeytanlar
    -Her sürçme ve düşmeden dolayı “estağfirullah”; küfür ve dalaletten gayrı her şeye de “elhamdulillah” demeli. (00:33)
    -Ebu Hüreyre Hazretleri’nin Rasul-ü Ekrem Efendimiz’den rivayet ettiği istiğfar şu şekildedir:
    سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ أَسْتَغْفِرُكَ لِذَنْبِي وَأَسْـأَلُكَ رَحْمَتَكَ * اللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْماً وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي وَ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ
    “Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, Seni (Zatına yakışmayan her şeyden) tenzih ederim. Allah’ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah’ım, ilmimi artır ve beni hidayete erdirdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lutfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkâr Vehhâb’sın.” (02:20)
    -Hizmet ederken dikili bir taşımızın olması mülahazasını taşıyorsak, buna da bin defa “estağfirullah”... (03:38)
    Soru:1)
    لَعَنَهُ اللّهُ وَقَالَ لَأَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَصِيباً مَفْرُوضاً وَلَأُضِلَّنَّهُمْ وَلَأُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ اْلأَنْعَامِ وَلَآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيّاً مِن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُبِيناً يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُوراً
    beyanında zikredilen şeytanî idlal, ümniye ve halkullahı tağyir gibi maddeler hangi hususlara bakmaktadır? Mezkûr ayetten anlaşılması gerekenleri lütfeder misiniz? (04:45)
    -Şeytan Allah’ı biliyor, ahirete inanıyordu; bazı rivayetlere göre, yeryüzünde şeytanın secde etmediği yer kalmamıştı; ne var ki, onun bilgisi faydasız bir bilme ve marifete dönüşmemiş bir inançtı. (07:33)
    -Muhakkıkîn’e göre, ilk diyalektik şeytan tarafından yapılmıştır; ilk demagog şeytandır. (11:09)
    -”Allah onu (şeytanı) lanetlemiş; o da, “Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim. Mutlaka onları saptıracağım, onları birtakım temennilerle oyalayacak, kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” demiştir. Her kim Allah’ın yerine şeytanı dost edinirse, şüphesiz besbelli bir ziyana girmiştir. Şeytan onlara sadece vaadlerde bulunur ve onları birtakım kuruntularla oyalar. Şeytan aslında onlara kuru bir aldatmadan başka ne vaad eder ki!” (Nisâ Sûresi, 4/118-120) (13:15)
    -Ayet-i kerimede şeytanın emir ve tuzakları arasında hayvanların kulaklarını yarmak da zikrediliyor. Bu ne manaya gelmektedir? Günümüzde de hayvanların kulakları enleniyor; bunun o günkü şeytanî işle alâkası var mıdır? (17:50)
    -Hilkati ve fıtratı değiştirmek ne demektir; estetik ameliyatlar da halkullahı tagyir sayılır mı? (20:00)
    -İnsanın hem kendisinin hem de organlarının ve latifelerinin yaratılış gayeleri vardır. İnsan o gaye çizgisinde yaşamazsa, organlarını ve latifelerini kendi yaratılış gayeleri istikametinde kullanmazsa halkullahı tagyir etmiş sayılır. (22:48)
    -”Güzele bakmak sevaptır” sözü ne zaman kafirce bir laf olur? (26:49)
    -Hazreti Üstad şöyle buyurur: “İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvat nerede, kütüphâne-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve âzâları kıyas etsen anlarsın ki, hakikaten mü’min Cennete lâyık ve kâfir Cehenneme muvâfık bir mahiyet kesb eder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min, imâniyle Hâlıkının emânetini, Onun nâmına ve izni dairesinde istimâl etmesidir. Ve kâfir, hıyânet edip nefs-i emmâre hesâbına çalıştırmasıdır.” (27:17)
    Soru: 2)
    وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نِبِيٍّ عَدُوّاً شَيَاطِينَ الإِنسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً وَلَوْ شَاء رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ
    beyanında insanların en hayırlıları peygamberlere dahi düşmanlık yapan insî ve cinnî şeytanların varlığından bahsediliyor. İnsî ve cinnî şeytanların mahiyetlerine ve fonksiyonlarına dair neler söylenebilir? Bu ayet bize hangi mesajları vermektedir? (29:55)
    -”Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimi-ne, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (En’am, 6/112) (31:45)
    -Şeytan, bir kısım kimselerin etrafında kötü bir atmosfer oluşturur; orada laubalîlik estirir, batılı tasvir ettirir, nefret hislerini alevlendirir ve insanın mahiyetindeki şehevî, gazabî duyguları harekete geçirir; böylece ağına düşürdüğü o şahısların bakışlarını bulandırır, başlarını döndürür. Evet, o vesveselerini sürekli üfler durur; onun insî borazanları da o üflemeleri yaldızlı sözlerle ve diyalektiklerle sese dönüştürürler. Aldatmak için yaldızlı (içi bozuk dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler. Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sadece dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. (33:36)
    -Şeytan, yalan va’dlerde bulunarak, zihinlere asılsız korkular atıp kötülükleri emrede¬rek, insanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları ekerek ve çirkin fiilleri güzel göstererek sürekli insanları aldattığındna dolayıdır ki onun bir adı da Kur’an da “Garûr” olarak geçmektedir. Garûr; Allah’ı, ahireti ve Hayatın hayesini unutturarak insanları sürekli kandıran, akıl almaz oyunlarıyla baştan çıkaran, çok aldatan demektir. (35:40)
    -Cenab-ı Hak, peygamberlerine bile insî ve cinnî şeytanları musallat etmiştir ki o en seçkin kullar ve -tabii- diğer insanlar sürekli Allah’a sığınma lüzumunu duysunlar ve O’nun hıfz u riayetinden bir an olsun uzak kalmamak için hep şu mülahazalarla dolu bulunsunlar:
    يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ، بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ
    وَلاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ
    “Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm, rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!” (36:25)
    -”İnsî şeytanlar bize ilişmiyor, çünkü, biz akıl ve firasetimizle güzergah emniyetimizi sağlıyoruz.” diyenler, peygamberlerin başına neler geldiğini ve ehl-i dalaletin kimlere musallat olduğunu gözardı ediyorlar. Oysa, şeytan ve avenesi ancak kendi dostlarına, yakın buldukları kimselere ve “Şimdilik bunların zararları yok!” dediklerine musallat olmazlar. (38:00)
    -Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de emrettikleri dışında her hareketin şeytandan olabileceği mülahazası nazardan dur edilmemelidir. Bu itibarla da her zaman temkinli olmak ve Allah’a sığınmak lazımdır. (42:38)

    Uploaded 88 Plays 0 Comments

Bamteli

fuat avni

http://www.herkul.org ta yayınlanan Bamtellerini Haftalık Burada'da paralel yayınlamaya çalışır

Browse This Channel

Shout Box

Heads up: the shoutbox will be retiring soon. It’s tired of working, and can’t wait to relax. You can still send a message to the channel owner, though!

Channels are a simple, beautiful way to showcase and watch videos. Browse more Channels.